cogitorium

varoluş ile ilgili sorunlarım var. [nothing exists in itself.]

Dec 9

olanların olmaması:

Olanlar oldu.

Olamayanlar da olamadı. Olabilenlerin nasıl olduğunu sorduğunuzda, çoğu zaman, neyin nasıl olduğuna dair bir cevapları olmaz. Olamaz! Çünkü olanlar bilinmez. Olanlar olmaz. Nedense, genelde en iyi bilinen şeyler: olmayanlardır.

Herkesin neyin, neden nasıl olmadığına dair fikri çoktur. Ama neyin, neden ve nasıl olması gerektiğini söyleyemezler. Oysa ki, neyin, neden ve nasıl olması gerektiğine dair fikirleri çoktur.

“Olmak ya da olmamak, işte asıl mesele bu!” dediği zaman büyük usta, aslında “olma”nın ne kadar zor bir durum olduğuna dikkat çekmiştir dersek, büyük laf etmiş oluruz.

Susarız.

Dinleriz, bakarız.

Ama olmak hepimizin doğal olarak yaptığı bir şey ve bir yandan da, etrafımızda doğal olarak bunu yapan sonsuz şey var. Ama bunların neden ve nasıl olduklarına dair bir açıklama getiremediğimiz zaman onların oluşlarını bir “yüce varlığa” veya “bu oluşların açıklanamazlığına” bağlayarak işin içinden çıkıveririz.

O kadar çok şey var ki olan… Varlık anlatılmaya ihtiyaç duymaz. Çünkü o vardır. Var olan şey açıklanmaz. Açıklanamaz.

Ama olmayanlardan söz etmek kolaydır. Olmayanı var etmek, olanın varlığını olumlamaktan daha kolaydır.

Biz de olmayanları var etmeye çalışmaktan, olanı oldurmaya vakit bulamıyoruz.

Bu yüzden biz de olmamalıyız.

Bu yüzden “ben aslında yokum.”

Yok olun, varlığı bulacaksınız.


Nov 27

varlık:

Bugün artık varım. Bazen yok oluyorum. Mesela, bir süredir yoktum ama artık varım. Buna varoluş diyebilirsiniz. Nasıl bir şey olduğunu size anlatabilirim ama varoluşunuz bunu anlamaya yetmeyebilir… Durun yine de bir deneyeyim.

Şu anda varım değil mi?

Burada böylece oturup birinin benim varoluşuma şahit olmasını bekliyorum. Birisinin yolu buralardan geçer de beni görürse, benim varoluşum olumlanmış olacak. Yoksa ben bu ırmağın başında, bu dağın eteğinde, bu deryanın kucağında, bu evrenin otağında oturmuşum… ne fark eder?

Bal gibi de fark eder.

Aniden karşında beliriveren o şeyin, kişinin, görüntünün, hissin veya curcunanın olmadığı an ile varoluduğu an arasındaki kaygan sızıntının sessiz kopuşu öylesine akışkandır ki neyin nerede başladığını veya nerede bittiğini bizler asla bilemeyeceğiz. İnsanların eşiği o kadar yüksek değil—henüz.

Bu belki bir çift gözdür göz göze geldiğin, belki de bir kapı koludur hunharca vücuduna çarpan. Bir bakarsın ki karşında bir şey var… görünür veya görünmez… ama var. Sonra, ona kendi varoluşunun kapılarını açarsın, karşındaki o şey senin de içine sızmaya başlar… o sızı(ntı)nın ne zaman nasıl başladığını bilemiyoruz. Hiç değilse başladığını anlıyoruz—bazılarımız.

Karşındaki o şeyin içine sızmaya başlaması demek onun seninle varolduğu ve senin de onunla beraber varolduğun anlamına gelir. O yokken onun varlığını sen temsil edersin, o da seninkini. İstesen de istemesen de… Senin varoluşun var ettiğin şeylerle güçlenir ve yok ettiğin şeylerle azalır.

Tıpkı “Yabancı” gibi…

Onun varlığı hiçbir şeye tutunmadığı için absürt bir sürükleniş içerisinde varlıklara çarpıyordu… ki “varlığa inanan” insanlar için en tehlikelisi de budur: hiçbir şeye inanmayan, varlıkları kabul etmeyen. Bari bir şeye inan! Ama yooook, hiçbir şeyin varlığından tam emin olamadığı için—hele ki kendisinin—varlığını başka varlıklarla olumlayamıyordu. Ve sonunda idam onun varlığını olumladı.

Aydınlık ışığın değdiği şeylerle ölçülür.

Ne kadar çok şeyin üzerine yansırsa ışık o kadar çok şey varolmuş olur. Bu senin gözlerin olabilir; ne çok şey görürsen ve ne çok şeyi gözlerinden içeri taşırsan, ruhunun derinlerine inip filizlenmesini sağlarsan o kadar çok şey senin hayatında varolur. Sen de o kadar çok şeyin hayatında…

Ama varlık dediğin Zerdüşt gibi yüce dağların tepesine çıkıp aşağıdakilerin sağır kulaklarına uzaklardan haykırmak da olabilir. O da kendisini böyle var ediyor… başkalarının duyamadığı kendi sesinin onların kalın kafalarından yansıyan ekosunda buluyor varlığını… tıpkı yarasalar gibi; karanlığı sesiyle aydınlatıyor.

Sessizlik var etrafta. Bir göl kenarındaki tapınağın önünde oturan keşişlerin sessizliği. Binlerce keşiş, hepsi bir diğerinin varlığını özümsemiş ve hatta aslında her biri etrafındaki her şeyle bir bütün olarak var olduklarından onlar için “bir diğeri” diye bir şey olmadığını aslolan tek varlığın bu bütünlük olduğunu hissederler. Ve bunun için hiçbir şey duymaya veya görmeye ihtiyaçları yok.

Onların başka iletişim kanalları açık.

Varlığını yokluklara vurmak da ayrı bir şey; varlığını olmayana vurmak ve onu olmayanda aramak. Yokluklar içerisinde var olmak. Her şey biraz daha yok olduğunda onların yokluğunun göstergesi olarak varlığını daha güçlendirmek. Ama kendi varlığının pek çok şeyin yokluğunu işaret etmesi yüzünden şen bir varoluş değildir bu. Kendini acılara gömer ve oradaki çivili yatağından kendisinin yoklukların kapısındaki varoluş nöbetinin biteceği günü bekler. Sonra yokluğu diğer yoklukların arasına karışır… ve neyin yok olduğunu kimse bilemez.

Bir şeyin varolabilmesi için kendisi dışında tutunabileceği bir şeye ihtiyacı vardır ve o tutunduğu şey üzerinden kendini temellendirecek, daha çok şeye tutunacak ve serpilecek. Belki de o kadar kalacak, varolduğu kadar. o kadar. ama olacak.

Ben de ilk öyle oldum işte. Önceleri havada sürükleniyordum, karanlığın ve sessizliğin içinde hiçbir şeye değmiyordum. Ve hiçbir şey de bende olumlamıyordu kendisini. Bugün işler değişti: artık varım. Hala, bazen yok oluyorum… veya yok olduğumu sanıyorum.

Ama aslında varım. Varım, değil mi?


Nov 26

yokluk:

Ve sonra bir gün var olan şeyler yok olur. Onlar bir zamanlar var oldukları için yokluklarını hissederiz. Uzay içerisinde kapladıkları alan boşaldığı zaman veya o şeylerin (maddi varlıklar değilseler bile) iç-uzayımızda kapladıkları alanın boşalması bize onların yokluklarını hissettirir.

Bazı şeyler artık yokturlar.

Bazı şeylerin artık yok olması bu yokluğu idrak eden varlıklarda iki şekilde yankılanabilir: birincisi, bu yokluğu hisseden varlığın varoluşunda bir azalma; ikincisi, bu yokluğu hisseden varlığın varoluşunda bir çoğalma.

Melih Ergen, hayatının sonbaharında bir yazar olarak arkadaşlarından artık kimbilir kaçıncısı öldükten sonra bir yazı yazmıştı. Sigaradan buğulanmış o eski, başarısız olmuş devrimci ve sükut-u hayale uğramış marksist sesiyle yazısının başlığını: azaldıkça çoğalıyorum, diye ünlemişti.

Varoluş‘u açıklamaya çabalarken de dediğim gibi, bazı varlıklar varoluşu yokluklarda bulurlar. İşte bu yokluklardır ki aslında varoluşu sağlayan. Bu yokluklar var olmasaydı, bazı varlıklar var olamazdı. Pek çok insan tanıyorum bu melankolik yapının içerisinde kendilerini yoklukların o olmayan duvarlarına vura vura yollarını buluyorlar.

Ki yok olmak bazılarını var eder.

Bazı varlıklar vardır ki kendilerini yok ederler. İşte o varlıklar, kendilerini yok ettikleri anda oluşan o yoğun, koyu ve ağır yoklukları onları öyle bir var eder ki yokluktan oluşan bu yeni varoluş sonsuza kadar sürebilir.

Ama işte, her halükarda yokluk’un orada var olduğunu algılayabilecek varlıkların var olması gerekiyor. İşte o varlıklar olmasa o yokluklar asla var olamazlar.

Yoklukları var edecek varlıklardır bu dünyayı var eden. Gerisi yok olsun, umrumda değil.

Bazı şeyler yok oldukça var oluyorum. Varlığımı olumlayacak bir başka varlık yoksa, ben gerçekten varım demektir. Ama, bu durumda var olduğumu bilemeyeceğim için aslında yokumdur.

Yokluk varlıkları da yok edebilir.

Bu yüzden bazen varım, bazen yokum. Yokluğun kıymetini bilmek lazım. Yokluklardan var oluyoruz; yeterince yok olduğumuzda gerçekten var olacağız.

Yok olun, yokluk görün. Var olacaksınız.


Nov 25
ev: iki harften oluşur ama 55 ay taksitle olanı da var, peşinatsız 180 ay vadeli olanı da var. var: üç harften oluşur ama yanyana getirmek için iflahınız kesilir. annemi dinleyip “olumlu enerji” gönderiyorum evrene. anneciğim, bak evi havaya kaldırdım, gördün mü? görmedin, demek ki ev yok. bak, yok da üç harf ama yanyana gelince birden her şey değişiyor. puf: o da üç harf.

ev: iki harften oluşur ama 55 ay taksitle olanı da var, peşinatsız 180 ay vadeli olanı da var. var: üç harften oluşur ama yanyana getirmek için iflahınız kesilir. annemi dinleyip “olumlu enerji” gönderiyorum evrene. anneciğim, bak evi havaya kaldırdım, gördün mü? görmedin, demek ki ev yok. bak, yok da üç harf ama yanyana gelince birden her şey değişiyor. puf: o da üç harf.


fizik kanunları:

Fizik kanunları, adı üzerinde, kavram değildir, fakat tüm varlıkların mutlaka kavraması gereken kurallardır.

Fizik kanunlarını sevmemiz için bir nedenimiz yoktur. Boyun eğmek ve ayaklarını yere basmak zorunda kaldığı yerçekimi kanununu kim sever ki… Ya da girdiği kabın şeklini alan sıvıların bu kaypaklığı yüzünden, %80’i su olan insan evladının oturduğu makam koltuğunun, giydiği üniformanın, tuttuğu takımın, sevdiği kadının veya adamın, parçası olduğu milliyetin, inandığı dinin ve kölesi olduğu paranın girmesini isteyebileceği diğer herhangi bir “kabın” şeklini rahatlıkla alabilmesini nasıl sevgi dolu bir şekilde ifade edebilirsiniz?

Fizik kanunları sevilmez. Fizik kanunları bizleri zaman-mekan algısı içerisinde hareketlerimizi ve var oluşumuzu belirli kurallar çerçevesinde kısıtlayan kurallardır. Örneğin, uçamazsınız—ya da uzayda serbest salınım yapamazsınız. Yerçekimi kanunu diye bir şey var! Belirli bir kütledeyseniz belirli bir hızda belirli bir mesafe kat edebilirsiniz. Belirli yükseklikten kendinizi bıraktığınız zaman ağırlığınızla doğru orantılı bir zaman zarfında zeminde ne kadarlık bir alana vücut parçalarınızın sıçrayacağı hep belirlidir. Ve siz bunları değiştiremezsiniz.

İşte, böylesi fizik kurallarını kabul ve idrak ederken iki farklı fizik kuralı daha var ki, bunu mutlaka kavramak gerekiyor. Bunu en çok da Türkiye’deki insanların—özellikle kendini beğenmiş kadınların ve saygısız erkeklerin kavraması gerekir.

1.      Varlıklar, uzayda belirli bir alan kaplarlar.

2.      İki varlık aynı anda aynı alanı kaplayamazlar.

Yani, iki varlık aynı anda aynı alanda bulunumaz. Varlıklar birbirlerinin içinden geçemezler.

Kavramlar gibi soyut şeyleri açıklamak için tanımlamadan sonra örneklendirerek hipotez oluşturmamız gerekiyor:

Yolda yürüyorsunuz, karşınızdan size doğru bir başka varlık daha size doğru hareket ediyor. Bu varlıklar birbirlerinin içinden geçemeyecekleri ve aynı anda aynı alanı kaplayamayacakları için karşılaştıkları noktada bir etki-tepki ilişkisine gireceklerdir—yani, eğer birbirlerine yol vermezlerse çarpışırlar.

İşte bu noktada—biz bilim adamlarının—Türk insanında gözlemlediğimiz bir şey var. Bu insanlar, sanki bu kuralları bilmiyorlarmış veya hayatlarında daha önce hiç tecrübe etmemişler gibi, bu gerçekleşen etki-tepki ilişkisine şaşırıyorlar.

Kısaca söylemek gerekirse, sanki iki varlık aynı anda aynı alanı işgal edebilecekmiş gibi bir ön kabul ile hareket eden, ilk kez bu hipotezinin çürüdüğü bir deneyle karşılaşmış fizik profesörünün, buğulu gözlüklerinin ardından bütün kuramsal dünyasının yıkılacağından korkarak dış dünyaya gönderdiği ve o anki anksiyete atağını gizlemeye çalışan—ama yine de ürkek bir çocuğun köpeğinin öldüğünde dünyaya salya sümük akıttığı bakışlarından bir farkı olmayan—bakışlarında bulamayacağınız derecede umarsız bir başarısızlık deneyimlemesi görürüz o gözlerde.

Lakin, biz bilim adamlarının Türk insanı ile fizik profesörü arasında bulduğumuz bir fark var. Gerçi, bulduğumuz bu farklılık, diğer binlerce fark arasında en olmaması gereken fark olduğu için bunu kavramsal raporumuza dahil etmeyi uygun gördük. Sözünü ettiğimiz kısıttaki Türk insanı, hipotezinin çürütüldüğü ve başarısız olduğu deneyden sonra, bir sonraki varlık üzerinde aynı deneyi tekrarlar. Tekrar başarısız olur, ve denemeye devam eder.

Fizik profesörü olsa olsa, bir veya iki kez tekrar dener ve deneylerden çoğunluğu başarısızsa hipotez çürümüştür, ispat edilememiştir. Dolayısıyla, bir daha denenmemek üzere arşivdeki rafların en arka köşelerinde kendine bir yer bulur; yeterince tozlandıktan ve—eğer şanslıysa—kurtlar tarafından kemirildikten sonra bir sonraki profesörün “tenure”sinde çöpe gideceği günü bekler.

Belki de Türk insanının bu azmini—veya “vurdumduymazlığını”—bilim adamları olan bizlerin takdir etmesi gerekiyor. Fizik kuralları sen ispat edene kadar geçersizdir. Eğer bir gün insanların katı cisimlerin içerisinden geçebildiklerini duyacak olursam, bu insanın bir Türk canlısı olacağından eminim.

Yani,  eminim derken yaptığım deneyler sonucunda bu ihtimale (%0,000000000000000001’den az olsa da) en yakın olanların bu azimli deneyimlemeri yüzünden onlar olduğu sonucuna varıyoruz.

1.      Fizik kuralları vardır, gerçektir. Sevmesek de kabul etmek zorundayız.

2.      Fizik kuralları der ki: uçamazsın, serbest süzülüş yapamazsın.

3.      Varlıklar uzayda belirli bir alan kaplarlar.

4.      İki varlık aynı anda aynı alanı kaplayamazlar.

5.      Bu kuralları kavramazsanız, iki varlık birbirinin içinden geçebilinceye kadar çarpışmaya mecbursunuz.

6.      Birkaç kez çarpıştıktan sonra, bir sonraki sefer de aynı durumda çarpışacağınız bilgisini kavramanız gerekir.

7.      Bir şey kavramazsanız, varlığınızı varlıklara çarpa çarpa—debisi yüksek nehirde sürüklenen alüvyonlu toprak gibi—delta ovasında gömüleceğiniz yere kadar yolunuza devam edersiniz.